SİTEMİZİN GÜNCELLENEN ADRESİ akademi.wordpress’ tir. BU ADRES AKADEMİM’İN DENEME SAYFASIDIR. BİZLERİ ZİYARET EDEREK YALNIZ BIRAKMADIĞINIZDAN DOLAYI TEŞEKKÜR EDERİZ…
Eylül 17, 2007
Temmuz 24, 2007
Yoğunluk Nimeti yada Zahmette Rahmet Var…
.
04/09/07 – Çarşamba
Ne tuhaf; bir zamanlar kitaplardan okuduğumuz ve yeri geldikçe küçüklere nasihat ettiğimiz kimi gerçekleri meğer hiç yaşamamış yalnız anlatmışız. İnsan her okuduğunu yaşayamaz ve kimi zaman faydalı olabilme ümidiyle yaşamadığı şeyleri anlatmak zorunda kalabilir, ancak anlattığı bazı şeyleri hissettiğini zannederek sürdürmesi tefekkür yoksulluğu ile açıklanır herhalde. Asra mührünü vuran dimağın, “Rahat zahmette, zahmet dahi rahattır.” Sözü üzerinden bilmem kaç defa geçmişimdir. Keşke geçerken üzerinde biraz durarak zahmetin kıymetini daha iyi idrak etseydim.
.
Buralarda, yirmi dört saatlik günlere koyarsın almaz meşguliyetlerden azade rahatzede olduk. Hakikaten yalnız bir işle uğraşmayı talep etme aman ne yorucu, ruhu sıkan zahmetli bir halmiş. Bir büyüğümüz “bir işin en iyi şekilde yapılmasını istiyorsanız, aranızdaki en yoğun insana verin” derken de çok enteresan bir güzelliği fark etmemize kapı aralıyor. Yoğunluktan şikâyet etmedik hafızamız bizi yanılmıyorsa. Fakat ağızdan çıkan her sözün icabet vaktine denk gelme olasılığını dikkate alma, bize takdir edilen işleri mükemmel şekilde sürdürme ve sonuçlandırma hususunda azami gayret göstererek fiili şükür içinde olmada da fayda var. Bu nasihati dinleyecek bir gönül olmasa da şimdilerde yanımızda, olsaydı paylaşırdık niyetimiz dua yerine geçsin temennisi ile noktalayalım.
Temmuz 20, 2007
Neden hüzün kokar sözlerim…
.
[ Kemal Sadık - TX,USA ]
.
Neden hep taze hüzün kokar sözlerim ve hakkım mıdır kelimelere dokunup bana ulaşmak isteyenlerin gönüllerine sonbahar yaşatmam… Bu ve sair düşüncelerin muhasebesi uçuşur oldu günlerdir zihnimde. Vardığım sonucu kayıt düşeyim de benzer düşünceler tekrar aklıma geldiğinde bıraktığım ve üzerine ilaveler yapabileceğim bir kanaatim olsun.
.
Kendimi tanıdığım kadarıyla duygusal potansiyeli baskın bir kişiliğim var. Yaşadığım konum ve durum her ne olursa olsun, ruha ait metebolizmam fıtraten çatlağını bulmuş su gibi benim duygusal bir yataktan akmamı sağlıyor. Oluşan bu enerjiyi yok etmek tabiyatıyla mümkün değil, yalnız hayra kanalize etme iradesi bizim tasarrufumuzda. O’da bu enerjisini kağıda dökerek rahatlıyor. İrade ile olan imtihanımda da bu potansiyeli kendi haline bıraktığım zaman, birilerine alınmak için ve tabii her fırsatta havadan nem kapmak için kendine bahaneler arıyor, yaptıkları basitte olsa tüm güzellilerinin başkaları tarafından fark edilmesini ve bu güzellilerin takdir edlmesini istiyor. Çevresindeki insanları zaman zaman gereğinden fazla düşünerek onların iradelerinin yerine geçtiğini yada onları bunalttığını fark edemeyebiliyor, dahası sıradan ve sade bir yaşam adeta onun ruhunu diri diri toprağa gömen bir zemine vesile oluyor.
.
İşte bu ve sair handikapların en az yaşanması, bu duygusal zatın enerjisini kontrol etmesini zorunlu kılıyor. Gurbet yıllarının güzel bir hediyesi olarak yazmayı keşfetmiş ve bu yoğunluğunu yazarak kelimelerele buluşturarak rahatlıyor. Bir vesileyle bu yazılanları okumak kendilerine nasip olan ehl-i himmet dostlar da telaşa sevk ederek üzüyor. Halbuki bilseler kelimelerin herbiri ruhun halini dindiren tiryaklar, vazifesi biten arşivde yerini alıyor ve hatıralar dosyasında bekletiliyorlar.
Ez cümle halimiz şükrümüzü eda etme fevkimizin ötesinde iyi çok şükür.
Temmuz 17, 2007
Şimdi senle kaldı dünüm ve yarınımda sen varsın…
.
.
[ Kemal Sadık - Yalova ]
.
[ Bu mektup, can dosta gurbetten sızan duyguların gölgesidir. O'na mütevveccih bir sevginin tefekküre vesile olması duasıyla kendisinin rızası alınarak yayınlanmıştır. ]
.
“Yazacaklarım seninle ve benle mi ilgili yoksa bu ilgiler içinde başka bir çıkış yolculuğu mudur?”karmaşıklığı içinde, bir mektupla olsun dindireyim istedim duygularımı…
.
Uzun zaman oldu görüşmedik, yazışmadık ve ne yazık ki halleşmedik seninle. Belki bu uzun zaman anlattı tüm bunların anlamını. Fakat zamanın uzamasıyla bu anlamında yitirileceğini düşünemezdim. Görüşmeden saatler geçer oldu, zaman akıyormuş sensiz anlarda bile.
.
Senin bendeki güzelliğin O’nu hatırlatmanda gizliydi. Yokluğunda ben, seni O’ndan dilenerek O’nu anıyorum. Andığımda yanıyor, yandığımda kanıyor gibi oluyorum… Ve bu güzelliği böyle yaşatıyorum. Bilemiyorum…
.
Dünle kaldı sözlerim, ne de güzeldi günlerim, yahu nereden çıktı gitmek, hiç çıkmaz mı gelmek şimdi. Sözleri şiir gibi dizeyim dediysem de görüyorsun bende bu şairlik işinin gölgesi yok. Ne bileyim galiba senin içine akabilir miyim diye her türlü söz taklasını atıyorsam da her defasında yere çakılıp tümüyle bozuyorum ahengi.
.
Söz dünden açılınca her ne kadar söz fakiri olsam da benim de tarihe ilanı-ı nimet cümlelerim olsun.
.
Mutluluğun mini gülümsemelerini bağrında soldurma dün! Bizim zamanımıza duyarlı ve vefalı ol yarın! Ama sende kalsın anlatma kimselere olmaz mı?
.
Dakikaları sayfalara yazıp ayrılığın zamanını anlatamadığım duygularımın yerine koymak istiyorum… “Saniyeler yazmak” hayal ediyorum ve yoruluyorum. Sensizliğin yorgunluğuyla seni arama gücümü de kaybediyorum. Yaşama hissimi dünle taşıyorum. Yoksun çünkü doğru yerdesin, yanımda olduğunda da doğru yerde olmanı diliyorum… Fakat olmadığındaki doğruluk hali beni güçsüz bırakıyor… Ve bu çaresizlik bana vahdeti hatırlatıyor…
.
O istemezse olmuyor ve O isterse oluyor… Ve bu çaresizlik bana aczimi hatırlatıyor…
.
Bilir miydin uzak diyarların yolcusu olma girmiş sevdamıza
Aklımızı almış atlastan cepkenli olma hülyaları
Ve dünyamız olmuş dünyası Rahman olmuş bir yiğit,
Uzaklaşmışız anadan, yardan ve diyardan
Artık sende yoksun bu yerde bende…
Ben seni kimde göreyim ve sen beni artık göremeyeceksin
Şimdi senle kaldı dünüm ve yarınımda sen varsın…
Temmuz 12, 2007
Bizden Beklenen ve Biz…
[ Kemal'in yıllardır her taşındığı odasında kendisine eşlik eden vefalı dostu... ]
*
Halimize dair samimi ve muhasebe eksenli sohbete kayıtsız kalamadım ve bende kendimce manen bir aynaya bakıp ruh haletimi yokladım. Lütfen nasihatvari sözlerimin hayırhahlık mülahazayla söylendiğini kabul ederek haddi aşmalarımdan dolayı beni bağışlayın.
*
Bizlerden beklenenler ve bizim halimiz arasında sıkışıp kaldığımız günlerde ektik ümitsizlik tohumlarını içimize. Ve her aynaya bakışımız bize uçurumlarımızın derinliğini hatırlattı. Asıl problemimiz aynaya bakabilecek kadar olsun kendimize ait vaktimizin olmasıydı belkide . Maalesef bizler bizden beklendiği ve bizim üzerimize kurulan hayallerde olduğu gibi yaşatma sevdalıları ve adanmışlar olamadık. Coğrafya ayırmadan kendimizi dünyaya salıp insanlığın imanını kurtarma yolunda kendimizi unutamadık. Ve Allahtan uzaklaştığımız ölçüde de belalara yaklaştık. Biz onun derdine sahip çıkmayınca, O da bize şahsi dertler yükledi. Biz de bu dertlere önem atfederek, kendi dertlerimiz fasit dairinde kalakaldık. Kendimizden geçemedik, hem de kendimizi aşamadık. Her birimiz ayrı bir noktada takıldık kaldık. Kimimiz istikbal kaygısına düştük, kimimiz evlilik hayallerine kapıldık, kimimizde cennet, ahiret sevdalarında kaybolup ahiretimizi dahi feda edecek aşkınlığa ulaşamadık. Sonunda da ne dünyayı nede O’nu razı edebildik, tabi durum böyle olunca kendi kendimizden iğrenir olduk. Kimimiz ümidin zebunu olarak rehavete kurban gittik, kimimizde ye’sin bataklığında kaybolarak kazanma kuşağında kaybettik. Sahte dertlere sarılıp, hep onlarla teselli olduk. Kalıp savaşmayken nefsimize ağır gelen, gitmeyi ve kurtulmayı istedik ulvi duygular elbisesinde. Aldandık biz aldandık…
*
Peki, hiç mi ümit yoktu hakkımızda. Elbette vardı, Allah kaldıramayacağımız yükü yüklemeyeceğine dair bizlere söz vermemişmiydi. Belki de her ümitsizliğimiz O’na itimatsızlık manasına gelebilecek bir nezaketsizlikti. Aslında en zoru katlanmaktı ve lütfen yaşamaktı insanlar arasında, ama biz o sabrı gösterme durumundayken hep çocuklar gibi mızıkçılık yaptık ve biz oynamak istemiyoruz dedik…
*
Bir büyüğümüzün, “ateş düştüğü yeri yakar derler, ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar…” dediği gibi düşen ateşler karşısında hep kendi kıvılcımlarımızın zebunu olarak kör yaşadık. Aynı büyüğümüzün, “Mevlana ne olursan ol, yinede gel diyor. Bu asırda kimsenin gelmesini beklemeyin, kim olursa olsun ayağına gidin…” dediği gibi yollara düşüp, kapılara gidemedik.
*
Şimdi artık insan ve mümin olmanın hakkını vermek üzere O’nun yolunda şahsi dertlerimizden ve arzularımızdan geçerek yollara düşmenin, gönül kapılarını aşındırmanın vakti değil mi? Bizdeki tüm enerjiyi yollarına dökme mevsimi ne zaman gelecek! Bize hazan vurmadan, gençlik mevsimi kışa dönmeden haydi koyulalım yollara dostlar. “Davamdan başkasına dökecek gözyaşım yok” dediği gibi duygusallığımızı da O’na tevci edelim ve yarınlar adına hayırlı bir yâd bırakalım arkamızdan.
.
(Kıymetli dostlar, hiçbir zihni hazırlık yapmadan konunun ilham ettiği şekilde yazdım. Ümit ediyorum muhasebe yapmamıza vesile olarak istifadeli olur. Dua temennisiyle…)
Temmuz 9, 2007
My baby shot me down – bang bang…
*
Bir vefasız dostun hatıra getirdiği eskilerden eskimez bir şarkı…
Temmuz 7, 2007
Hayal Gibi 2
Akademinin Notu:
Hayal Gibi 1 albümünün “İstanbul Senfonisi”nde “Boğaziçi” ismiyle yer almasının ardından yayınlanan Hayal Gibi 2 albümü, diğer Göksek Baktağil albümleri gibi bizleri alıp lahuti alemlerde seyre çıkarıyor. Muhterem dostlar hala hayatınızda Göksel Baktagil ismi sizin için birşey ifade etmiyorsa acilen bu albümlerden biri ile bu latif dünyayla tanışın derim. Aslında söylenecek çok şey ama hala müziği kelimelere dökecek cesareti yakalayamadım, ümit ederim bu konuda mahir dostların kymetli yorumlarıyla benim bu açığım kapatılmış olur. Hayırlı zamanlar…
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak
Yapım, İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film, 52. San Sebastian Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü, 26. Montpellier Film Festivali’nde En İyi Film ödüllerine layık görüldü.
Recep ve Mehmet 60′lı yıllarda Tepecik adlı bir köyde yaşayan iki kafadardır. Yaz aylarını herkes gibi aylak aylak geçirmemek için yakındaki kasabada çıraklık yaparlar. Recep bir karpuzcunun, Mehmet ise bir berberin yanında çalışır. Hayat hep böyle mi geçecektir, bir karpuzcu ve berber olma uğruna çalışmayla? İki çocuğun ufku ne o köye ne de kasabaya sığmayacak kadar geniştir. Boş kalan tüm zamanlarını terkedilmiş bir ahırda film projeksiyon makinesi yapmaya çalışarak geçirirler. Kimsenin umursamadığı bu uğraşlarında tek bir destekçileri vardır, köyün delisi Ömer.
Ahmet Uluçay’ın ilk uzun metrajlı filmi “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” . Yönetmen, 1954 Kütahya, Tepecik Köyü doğumlu. Bir kış akşamı köy ilkokuluna seyyar bir sinemacı geliyor. Köyde henüz elektrik yok. Bir motopompa monte edilmiş jeneratörün ürettiği elektrikle çalışan makineyle film gösterimi yapılıyor. Karanlık köyde sinemanın etkisi farklı oluyor. Gösterim sonrası salondaki çocuklardan birinin yaşamı değişiyor. O gün, aklını ve gönlünü sinemaya kaptıran çocuk büyüyor ve Ahmet Uluçay oluyor. Halen Tepecik köyünde yaşamını sürdüren Uluçay’ın, ilki 94′te olmak üzere yazıp yönettiği ve gösterildiği festivallerde birçok ödül kazanmış dokuz kısa filmi var. Oyuncu kadrosunun tümünü amatör isimlerin oluşturduğu yapım, dijital kamerayla çekildikten sonra 35 mm sinema filmine aktarılmış.
Naif, hüzünlü ama umut dolu, sıcacık filme ismini, sinema sevdalısı küçük Recep’in ustası Karpuzcu Kemal’in kullandığı deyim veriyor. Bıçkın ve şanssız adamın, ‘olmayacak şeylere umut bağlamak’ anlamında kullandığı “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ın altında daha birçok şey gizli. Unutulmuşluk, bir başınalık, çaresizlik, çıkışsızlık. Yine de umutları var Recep ile Mehmet’in. Kentlileşme arzuları var. Her akşam üstü yenik, boynu bükük döndükleri köylerinden ertesi sabah kasabaya daha güçlü yollanıyorlar. Köyde geçirdikleri gece, onları besliyor. Çünkü film makineleriyle; sinemayla uğraşıyorlar. Resimleri hareket ettirmek için ölmüş dedesinden medet umuyor Recep. Bir de kasabadaki aşkı Nihal onu sevsin istiyor. Kıza delicesine aşık. Sinema sevdası ve Nihal ayakta tutuyor onu; ümidini kaybetmemesinin nedenleri bu iki değerli şey. Köyde sinemanın adı ‘Gımıldak’. Sözcük yerel ağızda hareketli anlamı taşıyor. Köydeki diğer çocuklar, kahramanlarımızı ‘Gımıldakçılar’ diye çağırıyor. ‘Gımıldakçılar’, hiçbir zaman kaybetmeyecekleri sinemasal hayalleri ile yaşıyorlar ve inanıyorlar ki, ‘karpuz kabuğundan gemi yapılır’.
Beckett’in dediği gibi, “Hep denemek, hep yenilmek. Olsun, yine denemek, yine yenilmek, daha iyi yenilmek…”
Temmuz 2, 2007
Muhterem Akademi Dostlarına…
Yoğun sınav gündeminden dolayı Çarşamba sabahına kadar mini bir internet tatiline giriyorum, kütüphanede sabahlanacak geceler beni bekliyor. Kıymetli notlarınızı arzu ettiğim şekilde cevaplamak için müsadelerinizi isterken, dularınızı talep ediyorum…
Hayır düşünüp, hayır konuşacağımız bereketli saatlere…








